Sibel Calayır Atam

Biyografi

Sibel ATAM 1973, Ankara doğumludur. Orta ve lise eğitimini İstanbul Özel Kadıköy Kız Koleji’nde tamamladıktan sonra All Saints American University’den (ABD) mezun olmuştur. Profesyonel iş yaşamı boyunca özel sektörde uluslararası ilişkileri ve genel müdür yardımcılığını üstlendiği birçok seçkin firmada parlak bir kariyerin ardından 2015’te profesyonel iş hayatına son vermiş, artık sadece kendi adına bir şeyler yapma arzusuyla eğitimi ve yoğun iş yaşamı boyunca zaten hayatının bir parçası olan çevirmenliğe kendini adamıştır. Kitap çevirmenliğine karar vermesinde kilit rol oynayan, okuma tutkusu olmuştur. Sibel Atam şimdiye kadar dünya klasiklerinden biyografilere, kurgudan felsefeye birçok türden eseri dilimize kazandırmıştır. Kendi kitaplarını da kaleme almaya başlamış olan Atam’ın yazıları zaman zaman gazetelerde ve Bekir Abi adlı edebiyat-kültür ve edebi tarih dergisinde yayınlanmaktadır. 2016’dan beri ailesiyle birlikte İstanbul’un keşmekeşinden uzak olan, Kaz Dağlarının ilham verici tarihiyle doğasının, bol oksijeninin tadını çıkarabildiği, sakin ve huzurlu bir çalışma ortamı yakalayabildiği Akçay’da yaşamaktadır.

 

Çevirdiği Eserler:

Harlequin Yayınları – Öfkenin Kıyısında Aşk, Büyük Bedel, O İlk Bakış, Umuda Yolculuk, Gülümse Kaderine, Cennette Bir Gece, Tapılacak Kadın, Ebediyen Seninim, En Değerli Ödül (2015), Castelli’nin Sırrı (2016)

Martı Yayınları – O Son Bakış, Muhammed Ali-Dünyanın Kralı (2016), Madam Bovary, Bir Şafak Vakti, Kobe Bryant-Kazanmaya Odaklı Bir Karakter (2017), Nikola Tesla’nın Sıra Dışı Hayatı, Rüyalarda Buluşuruz, Kan ve Altın, Blackwood Çiftliği, Amazon (2018), Ejderhanın Kızı (2019), Kırık Kalpler Müzesi (2020)

Ren Kitap – Bayan Dalloway, Nietzsche İle Yürümek (2019).

* Size okumayı sevdiren kitaplar?

Küçük bir çocukken okumayı sevdiğim pek söylenemezdi. Cin Ali’yle başlayan kitap yolculuğum Ayşegül serileri ve ardından fabllarla devam etse de benim için yeni bir şey olan okumaya karşı içimde hiçbir heves yoktu. Sonra bir doğum günü hediyesi aldım. Maksim Gorki’nin Çocukluğum adlı kitabıydı. Yaşıma göre ağır olduğu söylenebilir, zaten bazı yerlerini hiç anlayamamıştım ama ana karakter olan çocuğun başından geçenler beni çok etkilemişti. Kitabı gözyaşlarıyla bitirdiğimi ve “Nasıl olur da okuduğum kitap beni ağlatmayı, kendine bağlamayı başarabilir?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Doğrusu, kitabın etkileme gücü beni hayretler içerisinde bırakmıştı. O şaşkınlığımı hâlâ unutmam.

Sonrasındaki okuma serüveniniz hangi kitaplar üzerinden devam etti?

Sonrasında sıkı bir Ömer Seyfettin okuru oldum. On iki yaşımdan sonra dünya klasiklerine başladım. Araya dersler ve sınavlar da girdiği için hem İngilizce hem Türkçe olarak tamamını yaklaşık on sekiz yaşımda bitirebildim. Ayrıca lise yıllarında Agatha Christie’yi, Edgar Allan Poe’yu, Isaac Asimov’u keşfettim, bir furya onları okudum. Aynı yıllarda Türk edebiyatından Sabahattin Ali’nin, Sait Faik Abasıyanık’ın öykülerini de severek okudum. Şiir tutkunu olduğumu söyleyemem, hatta şiir okumak nedense beni çok sıkar ama Nazım Hikmet için bunları söylemem mümkün değil. Onun şiirlerini hayranlıkla okuduğumu itiraf etmeliyim. Bir dönem sırf meraktan New York Times çok satanlar listesinde yer alan popüler kültür kitaplarına gömüldüysem de bundan çabuk sıkıldım. Nietzsche, Schopenhauer, Kant ve Kierkegaard’a merak saldım. Felsefeyi anlayabildiğim sürece sevdiğimi fark ettim, ama çoğu zaman kavramakta zorlandım ve bu sevdayı başka bir zamana erteledim. Freud’un sıkı bir okuru oldum bir süre. Sonrasında Dan Brown ve Ahmet Ümit furyası başladı benim için. 30’lu yaşlarımın başında bir gün can sıkıntısıyla kuzenimin kütüphanesini karıştırır ve değişik bir şeyler ararken, Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz Öyküleri serisine rastladım. Le Guin’i daha önce hiç okumamıştım ama fantastik kurgunun usta yazarlarından biri olduğunu biliyordum. Açıkçası fantastik kurguya önyargıyla yaklaşıyor ve okumaktan uzak duruyordum. En sonunda bir denemeye karar verdim ve serinin ilk kitabı beni benden aldı. Tüm seriyi üç günde bitirdiğimde, artık okuma serüvenine başka bir gözle bakan ve önyargılarını yıkmış bir insan olmuştum. Daha önce sıkıcı bulduğum için yarım bıraktığım Yüzüklerin Efendisi serisine tekrar bir şans vermek istedim ve seri bittiğinde artık aynı zamanda bir Tolkien hayranıydım. Sonrasında sıkıcı olduklarını düşündüğüm biyografi, tarih, sosyoloji alanlarındaki kitaplar da dahil olmak üzere elime ne geçerse okumaya başladım. Ardından, şu felsefeyle tekrar bir yakınlaşsam nasıl olur, diye düşünüp daha önce anlamakta zorlandığım kitapları tekrar ele aldığımda kendimde gözlemlediğim gelişim beni Maksim Gorki’nin Çocukluğum adlı kitabını okuduğum zamanki kadar şaşırttı. Bu ikinci şoktu. Peşinden, mitolojiyle haşır neşir oldum. Aslında lise yıllarında da okuduğum, ama zamanla unuttuğum hikâyeleri daha bir dikkatle okumaya başladım. Bu da bana ayrı bir keyif verdi doğrusu. Daha adını anmadığım çok kitap ve çok yazar var okuduklarım arasında.

Size, “Bir kitap okudum, hayatım değişti,” dedirten kitaplar?

Yirmili yaşlarda Marlo Morgan’ın Sonsuzluğun Mesajı adlı kitabını okudum ve hayata, doğaya, çevreme bakışımı tamamen değiştirdi. Avustralya yerlileri olan Aborijinlerle biz şehirde yaşayan insanlar arasındaki hayata ve doğaya dair algı farkı beni derinden etkiledi. Uzun bir süre, “Hangimizinki doğru,” diye sorguladığımı hatırlıyorum. O kitaptan sonra, başka bir Sibel olduğumu açıkça söyleyebilirim. Aynı şekilde Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz adlı kitabı da beni sarsan ve kişiliğimin gelişimine katkıda bulunan kitaplardandır. Etkisinden uzun süre kurtulamamıştım. Aslında Sonsuzluğun Mesajı’yla tezat oluşturan bir hikâyesi vardır; biri doğaya ve diğer canlılara saygıyı, doğayla bütünleşmeyi savunurken diğeri insanla doğanın mücadelesini konu alır. Ama sanırım ben birinden doğaya ve tüm canlılara saygılı olmayı; diğerinden de cesaretli olmanın, azmetmenin, zorluklar karşısında mücadeleyi elden bırakmamanın önemini aldım kendime.

“Ben de yaparım” fikri ne zaman ve nasıl geldi?

Çeviriye hiçbir zaman uzak kalmadım. Dil öğrenmeye başladığım andan itibaren ilk önce şarkı sözleri, ardından kitap alıntıları, ardından raporlar, sunumlar, yazışmalar derken çeviri hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu. Ama bunu profesyonel anlamda yapmayı hiç düşünmedim, yönetim kurulu toplantılarında simultane çeviri yapmak zorunda kalmış olmama rağmen bir gün çevirmen olacağım aklımın ucundan bile geçmedi dersem yalan olmaz sanırım. Ama içten içe de istemiyor değildim. Aslına bakılırsa hayatımda çeviri kitapları asla okumama kararı aldığım ve sadece orijinal dilinden okuyabileceğim kitaplara yöneldiğim bir dönem oldu. Beni bu günlere “kötü çeviriler” getirdi desem, yalan olmaz herhalde. Çeviri kitapları okumaktan vazgeçmemin en büyük sebebi, okuma sırasında karşılaştığım kötü cümlelerin orijinalinde nasıl olduklarını çözme çabasının beni en nihayet yıldırmasıydı. Kafamda orijinaline çevirip öyle okumaya çalışıyordum ve bu beni gerçekten yoruyor, öfkelendiriyordu. Sık sık kendimi, “Off, bu böyle mi çevrilir, ben olsam mutlaka şöyle derdim,” diye düşünürken yakalıyordum. Böyle anlarda kitap çevirmenliği aklımdan geçmiyor değildi ama üstünde durmuyordum, diyelim. Ara sıra kalemi elime alıp bir şeyler yazıyor olsam da Türkçe bilgimin çevirmenliği hakkıyla yapmaya yetmeyeceği gibi bir korku vardı içimde. Çünkü o zamanlar bile bunun önemini anlamıştım. Çevirmenlik yabancı dilden çok ana dile hâkimiyeti gerektiriyordu. Anlatamadıktan sonra, bir çevirmen olarak sizin ne anladığınızın kime ne faydası olabilir?

* Çevirmekten en çok keyif aldığınız kitaplar ve türler?

Bu soruya cevabım kısa ve net olacak. Roman. Her türden roman. Bir de fantastik kurgu, tarihi kurgu veya bilim kurgu olursa, değmeyin keyfime. Okumaktan zevk aldığım türleri çevirmekten hoşlanıyorum. O zaman yaptığım şey iş olmaktan çıkıyor, büyük bir keyfe dönüşüyor. Tıpkı bir hobiyle uğraşmak gibi. Böyle zamanlarda ana karakterle yaşıyor; onunla ağlıyor, onunla gülüyorum. Hani severek okuduğunuz bir kitapta altını çizdiğiniz satırları büyük bir heyecanla arkadaşınıza okursunuz ya, ben de her kitapta okurla aramda benzer bir bağ hissediyorum. Okuduğum satırlarda yakaladığım duyguları ve olguları birebir verecek şekilde çevirmeye çalışıyorum. Bir nevi okurların her birine, “Bak, şurası çok güzel,” demeye çalışıyorum sanki. O duygu hâkim oluyor içimde. Okuduğumdan keyif alıyorsam, bu süreç de keyifli hale geliyor.

Şu sıralar elinizden düşüremediğiniz kitaplar?

Kitap yazmaya odaklandığım için genellikle araştırma yapıyor ve edindiğim kaynakları okuyorum, ama şu sıralar Yazarın Odası 1 ve 2’yi elimden düşüremediğimi söyleyebilirim. Hepimizin tanıyıp kitaplarını okuduğu, hayranı olduğu yazarlarla yapılmış röportajları okumak çok keyifli ve yanı sıra benim açımdan da öğretici.

Sizce çevirisi en iyi olan kitaplar?

J.R.R. Tolkien – Yüzüklerin Efendisi serisi, çeviren Çiğdem Erkal; Hobbit, çeviren Gamze Sarı; James Joyce – Finnegan Uyanması, çeviren Fuat Sevimay; Jean-Paul Sartre – Bulantı, çeviren Selâhattin Hilâv. Ayrıca Ahmed Arpad ve Kâmuran Şipal çevirilerini de başarılı buluyor, keyifle okuyorum.

Sibel Calayır Atam Kitapları Tümünü Gör