Umberto Eco

Biyografi

Umberto Eco, 1932’de Alessandria’da doğdu. Bilim insanı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür kimlikleriyle yirminci yüzyılın en önemli entelektüellerindendir. Dünya kamuoyunun gündemine 1980’de çıkan ilk romanı Gülün Adı ile giren Eco’nun eserlerinin pek çoğu Türkçede de yayımlandı. Baudolino (2003), Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi (2005), Prag Mezarlığı (2011) ve Sıfır Sayı (2015) adlı romanları ile Güzelliğin Tarihi (2006), Çirkinliğin Tarihi (2009), Yengeç Adımlarıyla (2012), Düşman Yaratmak (2014) ve Efsanevi Yerlerin Tarihi (2015) adlı incelemeleri de yayınlarımız arasında çıktı. Umberto Eco, 2016’da aramızdan ayrıldı. Devlerin Omuzlarında, ölümünden sonra İtalyancada yayımlanan son eseridir.

* Sizi tarihi romanlar yazmaya yönelten nedir?

Tarihi roman, gerçek tarihi daha kolay anlamamızı sağlayacak kurmacanın kurgusallaşmış bir versiyonu değil. Eserlerimde, tarihi romanı Bildungsroman ile birleştiriyorum. Bütün romanlarımda büyüyen, öğrenen ve acı deneyimler yaşayan genç bir karakter vardır.

* Neden 48 yaşına gelene kadar hiç roman yazmadınız?

Bu herkesin düşündüğü gibi birdenbire ortaya çıkmış bir şey değil. Kuramlarımda hatta doktora tezimde bile roman yaratıyordum. Uzun zamandır, birçok felsefi kitabın da, tıpkı belli başlı keşiflerini aktaran bilim adamlarının yaptığı gibi, temelde araştırmalarının sonucunu aktardığını düşünüyordum. Sonra farklı bir tarzda da olsa benim de hikâye anlattığımı fark ettim.

* Ancak, size roman yazmalıyım dedirten ne oldu?

1978’de bir gün, bir kız arkadaşım, amatör yazarlarca yazılmış dedektif romanlarını incelemek istediğini söyledi. Ona, dedektif romanı yazamayacağımı ama eğer yazacak olursam bunun ortaçağ rahipleri hakkında 500 sayfalık bir kitap olacağını söyledim. O gün eve döndüm ve hayali ortaçağ rahiplerinin bir listesini yaptım. Aniden zihnimde zehirlenmiş bir rahibin görüntüsü canlandı. İşte oradan o rahibin görüntüsünden başladım. Dayanılmaz itici bir güç oluşturdu.

* Romanlarınızı araştırmaya nasıl başlarsınız?

“Gülün Adı”nı yazmak sadece iki yılımı aldı çünkü zaten Ortaçağ’la ilgileniyordum ve elimde yüzlerce dosya vardı. “Foucault Sarkacı”nı, araştırma süreci de dâhil olmak üzere 7 yılda yazdım. Ondan beri de kimseye ne yaptığımı söylemiyorum. Bana, 10 yıldan beri kendi dünyamda yaşıyormuşum gibi geliyor. Caddede yürüdüm, bu ağaç ve bu otomobili gördüm ve kendime, “Evet, bu benim hikâyemle ilgili olabilir,” dedim. Hikâyem böyle günbegün büyüdü ve yaptığım her şey, hayatın her parçası, her diyalog bana bir fikir verdi. Sonra yazdığım şeyle ilgili Fransa ve Portekiz’de masonların yaşadığı yerleri gezdim. Yaptığım iş, bir savaşçının kişiliğine bürünüp sihirli bir krallığa girdiğim bir video oyunu haline geldi. Tek farkla ki bir video oyununda donarsınız, oysa yazarken kritik bir noktada lokomotiften atlar ve ertesi gün yeniden binersiniz.

* Bir roman yazarken, önce bir dünya yaratmalısınız ve “kelimeler gelip yerini bulur” dediniz. Romanın tarzının, konusuna göre belirlendiğini mi söylemek istiyorsunuz?

Evet, asıl mesele bir dünya yaratmaktır -içindeki zehirlenmiş keşişleriyle bir 14. Yüzyıl manastırı, bir mezarlıkta trampet çalan bir genç adam, Bizans uykudayken yakalanan bir dolandırıcı. Araştırma bu kelimelerin etrafında dönecektir: Dönen merdivende kaç basamak var? Çamaşırhane listesinde kaç parça var? Bir ekipte kaç yoldaş var? Kelimeler bu kıstaslar etrafında dolanacaktır. Edebi deyişle; bizler stilin sadece sentaks ve sözlüğe uygun olması gerektiğini sanma hatasına düşüyoruz. Belirli blokları bir araya getirme ve bir durum yaratma şeklinde bir yazınsal stil de var. Geçmişe dönüşü ele alalım. Geçmişe dönüş, yapısal bir yazım stilidir ancak dille hiç ilgisi yoktur. Dolayısıyla stil, alelade yazmaktan öte bir şeydir. Bana göre, bir filmdeki montaj işleminin işlevine sahiptir.

* Gün içinde hangi saatte yazıyorsunuz?

Bir kuralı yok. Benim bir program yapmam imkânsız. Kimi zaman sabah 7’de yazmaya başlar gece saat 3’te bitiririm. Sadece sandöviç yemek için dururum. Kimi zaman da hiç yazmam.

* Yazdığınızda kaç sayfa yazarsınız. Bunda da bir kuralınız yok mu?

Hiç. Dinle, yazmak bir kâğıdın üzerine ille de kelimeler dizmek değildir. Yürürken ya da yemek yerken de yazabilirsiniz.

* Bu bereketli üretimin sırrı nedir? İnanılmaz miktarlarda eğitim dökümanı hazırladınız ve beş romanınız da oldukça uzun.

Her zaman, zaman aralıklarını iyi değerlendirdiğimi söylerim. Atomla atom arasında ya da elektronla elektron arasında çok boşluklar vardır ve evrendeki tüm boşlukları kapatırsak tüm evren bir topa sıkıştırılmış olur. Yaşamımızda da çok boşluk var. Bu sabah, sen zili çaldın ancak daha sonra asansör bekledin ve kapıda görünene kadar birkaç dakika geçti. Bu süre boyunca seni beklerken ben, yeni yazacağım şey hakkında düşünüyordum. Tuvalette de düşünebilirim trende de. Yüzerken, özellikle de denizdeyken pek çok fikir üretirim. Küvette az ama orada bile…

* Çok satan romancı statüsü, dünya ölçeğinde ciddi bir düşünür olmak şeklindeki ününüzü azalttı mı?

Romanlarım basıldığından beri, dünya çapındaki üniversitelerden otuz beş tane onur derecesi aldım. Bu gerçekten yola çıkarak, sizin sorunuza cevabım, hayır olmalı. Üniversite çevrelerinde profesörler, anlatı ve teori arasındaki gidip gelmelerle ilgilendiler. Benim çalışmalarımın bu iki yönü arasında benim olduğuna inandığımdan daha fazla bağlantı buldular. İsterseniz bu konudaki tüm akademik yayınları gösterebilirm. Bunun yanında, teorik yazılar yazmaya devam ediyorum. Aynı zamanda üniversitede ders veren bir yazar gibi değil, hafta sonlarında roman yazan bir profesör gibi yaşamaya devam ediyorum. PEn konferanslarına katıldığımdan daha çok bilimsel konferanslara katılıyorum. Gerçekte bunun tam tersi söylenebilir; akademik çalışmalarım bir yazar olarak popüler basındaki değerlendirilişimi olumsuz etkiliyor.

* Akademisyen ve yazar olmanın dışında üçüncü bir yönünüz var; çevirmenlik. Çevirinin muammalarında epeyce kalem oynatmış ve çok fazla eseri çevrilmiş bir çevirmensiniz.

Çok sayıda çeviriyi düzelttim, iki çalışmamı ve romanlarımı düzinelerce dile çevirttim. Sonunda gördüm ki her çeviri bir müzakeredir. Eğer bana bir şey satarsanız ve ben de onu alırsam, pazarlık yaparız- siz bir şey kaybedersiniz, ben de bir şey kaybederim ancak sonunda ikimiz de aşağı yukarı tatmin oluruz. Çevirinin tam olarak böyle bir hukuku yok Altavista web sitesinde de yapılabilir, ancak ritim… araştırmacılar Manzoni’nin The Betrothed’indeki –ki İtalyan edebiyatının baş yapıtıdır- kelime tekrarları üzerinde araştırma yaptılar. Manzoni’nin kelime haznesi çok yetersiz, hiçbir yaratıcı metafor icat edememiş ve “iyi” sıfatını korkunç fazla sayıda kullanmış. Ancak tarzı anlaşılır, saf ve basit. Onu tercüme etmek için, diğer tüm büyük çeviriler gibi, bu kelimelerin kast ettiği şeyi, soluğunu ve gerçek temposunu ortaya koyabilmelisiniz.

* Etkilendiğiniz isimleri verebilir misiniz?

Tamamen doğru olmasa da benimle söyleşi yapanları susturmak için Joyce ve Borges diyorum. Aslında beni herkes etkiliyor. Joyce ve Borges kesin ama Aristo, Thomas Aquinas, John Locke ve daha pek çoğu…

* Çok yazmak istediğiniz ancak yazamadığınız bir kitap var mı?

Evet var bir tane. 50 yaşıma kadar ve tüm gençliğim boyunca, komedi teorisi üzerine bir kitap yazmak istedim. Neden? Çünkü bu konuda yazılmış tüm kitaplar başarısızdı; en azından benim okuduklarım… Freud’dan Bergson’a tüm komedi teorisyenleri, olgunun sadece bir yönünü ele alırlar, tamamını değil. Bu olgu o denli karmaşıktır ki, şu ana kadar hiçbir teori onu açıklayamadı. Dolayısıyla, komedinin gerçek teorisini yazmayı düşündüm. Ancak bu işin çok zor olduğu ortaya çıktı. Neden bu kadar zor olduğunun cevabını verebilseydim, kitabı da yazabilirdim.

Çeviren: Ayla Şenel. Bu söyleşi, The Paris Review Dergisi’nin İnternet sayfasında yayınlanan, Lila Azam Zanganeh’in Umberto Eco ile 2008 yılında yaptığı söyleşiden derlenmiş ve Türkçeye çevrilmiştir.

Kaynak:lacivertdergisi.com

Umberto Eco Kitapları Tümünü Gör

Kitapsepeti, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın

Giriş Yap
ya da Üye Ol