Jose Saramago

Biyografi

JOSÉ SARAMAGO, 16 Ekim 1922’de doğdu. Henüz üç yaşındayken, ailesi Lizbon’a taşındı. 1947’de ilk romanı olan Terra do Pecado’yu (Günah Ülkesi) yazdı. On iki yıl boyunca bir yayınevinde yayın yönetmenliği ve Seara Nova dergisinde edebiyat eleştirmenliği yaptı. Saramago’nun tanınmasını sağlayan yapıtı, 1983’te yayımlanan Baltasar ve Blimunda’dır. Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl 1984’te yayımlandı. Saramago’nun en ironik yapıtı sayılan Lizbon Kuşatmasının Tarihi (1988), tarih üzerine kurulu bir denemedir. 1995 yılına ait Körlük insan varoluşunun özü, tanrı ve şeytan hakkında bir romandır. 1997’de ise Bütün İsimler adlı romanı yayımlandı. Saramago’nun yapıtlarının arasında şiir kitapları, birçok deneme, oyun ve roman vardır. Saramago’nun edebiyat yaşamının asıl meyvesi, 1998’de aldığı Nobel Edebiyat Ödülü’dür. Saramago’nun ölmeden önce yazdığı son romanı Kabil, Türkçeye de çevrildi. Saramago 2010 yılında öldü.

* Nasıl çalışıyorsunuz? Her gün yazıyor musunuz?

Süreklilik gereken bir şey hakkında, mesela bir roman gibi, çalışıyorsam evet her gün yazıyorum. Elbette evdeki işler, seyahatler vs. gibi durumlarda ara verdim ama normalde çok planlı çalışıyorum. Disiplinli biriyim. Gün içinde saatler belirleyip onlara göre çalışmak için kendimi zorlamam fakat genellikle iki sayfaya tekabül edecek şekilde çalışırım. Bu sabah yeni romanım için iki sayfa yazdım, yarın sabah da iki sayfa yazacağım. Günde iki sayfa yazmak az diye düşünebilirsiniz ama yapacak diğer işlerim de var, diğer metinleri yazmak, mektuplara cevap vermek vs. İki sayfa dediğimiz şey bir yılda 800 sayfa ediyor zaten. 

* Gün içinde iki sayfa yazmayı bitirdikten sonra, üzerinde değişiklik yapıyor musunuz?

Sonuna geldiğimde, tüm sayfaları gözden geçiyorum. Tabii ki ufak tefek değişiklikler yapıyorum; özel detaylar, stil vb. şeyler. Fakat büyük değişiklikleri, sonunda yapıyorum. Çalışmalarımın yüzde 90’ı ilk yazdıklarımda ve öyle de kalıyor. Bazı yazarların yaptığı gibi yapmıyorum. Yani daha sonradan 80 sayfaya, 80 sayfadan da 250 sayfaya ulaşacak 20 sayfalık özet yazmıyorum. Kitaplarım kitap olarak işe başlıyor ve orada da büyüyor.

* Yani net bir fikirle yazmaya başlıyorsunuz?

Evet, gitmek istediğim yer ve varmak istediğim nokta hakkında net bir fikrim oluyor. Ama kesin, katı bir plan olmuyor bu tabii. Sonunda söylemek istediğim şeyi söylüyorum. Ne demek istediğimi anlatmak için genellikte bu anolojiyi kullanıyorum: Lizbon’dan Porto’ya gitmek istiyorum fakat yolculuğun dümdüz gidip gitmeyeceğini bilmiyorum. Anlamsız gibi görünse de Castelo Branco’yu da geçebilirim. Çünkü Castelo Branco ülkenin içinde hatta İspanya sınırları içinde. Lizbon ve Porto da Atlantik kıyısında. Demek istediğim şu: bir yerden diğerine geçtiğim yol genelde dolambaçlı çünkü anlatıcının gelişimine eşlik etmesi gerekiyor. Mesela şu anda olan bir şeye ya da daha önce olmuş olan bir şeye. Anlatı belirli bir ânın ihtiyaçlarına özen göstermelidir, bu da demektir ki hiçbir şey önceden belirlenmemelidir. Belirlenirse, o kitap tamamıyla bir kayıp olur. Bir kitabı oluşmadan önce var olmak zorunda bırakırsam, o zaman anlatılan hikâyenin gelişiminin doğasına karşı bir şey yaparım.

* Karakterlerinize gelecek olursak, sizi şaşırttıkları oluyor mu?

Bazı karakterlerin kendi hayatlarına sahip oldukları ve yazarların peşinden gittikleri düşüncesine inanmıyorum. Karakterin özgürlüğü yok tabii ama yazar, karakterin kişiliğinin mantığına ters gelecek bir şeyi zorla karaktere yaptırmamalı. Karakter yazarın, yani benim elimde tuzağa düşüyor ama düştüğünü bilmediği bir şekilde. Karakterler dizelerdedir, ancak dizeler gevşektir. Karakterler özgürlük, bağımsızlık yanılsamalarından hoşlanırlar, ancak gitmelerini istemediğim yere gidemezler. Yani karakterler bir dizginin ucunda ama dizginin ucu gevşek. Böylece gitmelerini istemediğim bir yere gitmiyorlar. Kısacası, ben şaşırtmalarını istediğimde şaşırtıyorlar, istemediğimde şaşırtmıyorlar.

* Körlük için aklınıza gelen fikir nasıl gelişti?

Bir restaurant’daydım, siparişimin gelmesini bekliyordum. Tam o anda birden aklıma bir düşünce geldi: Ya hepimiz kör olsaydık? Kendi soruma kendim cevap verecek olursam aslında hepimiz körüz. İşte bu noktaydı romanın embriyosu. Daha sonra başlangıç durumlarını düşündüm ve sonuçların doğmasına izin verdim. Sonuçları korkunç oldu ama aslında çelik mantığı var. Körlük’te pek hayal gücü yoktur, sadece sebep ve sonuç ilişkisinin sistematik bir şekilde uygulanması vardır. 

* Yazdığınız en zor romanın Körlük olduğunu söylemiştiniz. Bunun nedeni, beyaz körlük salgınına yakalanmış arkadaşına adamın aşırı zulüm göstermesine ve bu zulüm hakkında yazmanın rahatsızlık vermesine rağmen, iyimser olmanız mı?

Aslında kötümserim, ama kendimi kafamdan vuracak kadar değil. Bahsettiğiniz zulüm, yalnızca romanda değil, dünyanın her yerinde her gün yaşanan bir zulüm. Ve biz şu anda beyaz körlük salgınına yakalanmış durumdayız. Körlük, insan aklının körlüğü için kullanılmış bir metafor. Bu, gezegendeki kaya oluşumlarını incelemek için Mars'a birini gönderirken, aynı zamanda milyonlarca insanın bu gezegende aç bırakan çelişkiye dair bir körlük. Ya körüz ya da deliyiz.

* Eleştirmenlerin fikirleri sizin için önemli mi?

Benim için önemli olan, mesleki standartlar gereğince işimi iyi yapmamdır; bu kitap yazılmasını istediğim şekilde yazıldı. Ellerimden çıktıktan sonra, hayattaki diğer sıradan her şey gibi oluyor. Bir anne çocuğunu doğurur ve onun için en iyisini umar, ancak bu yaşam çocuğa aittir, anneye değil. Çocuk yaşamını sürdürecek ya da başkaları onun hayatını sürdürecek ama asla annenin hayal ettiği gibi olmayacak bir hayat… Kitaplarımın okuyucuları memnun etmeyi hak ettiğini söyleyemeyeceğim çünkü bir kitabın değerliliği okuyucu sayısına bağlı değildir. Bunun yanlış olduğunu hepimiz biliyoruz. 

Çeviren: Ezgi Kaplan

Bu söyleşi, Paris Review için Mart 1997’de Saramago’nun evinde Donzelina Barroso tarafından yapılmıştır.

Kaynak: oggito.com

 

Jose Saramago Kitapları Tümünü Gör

Giriş Yap
ya da Üye Ol