Günümüzde eğitim kavramı, sadece devlet eliyle gerçekleşen ve örgün olan versiyonuna işaret etmekten çıktı. Artık yetişkin eğitimini de içine alan bir anlam ifade ediyor. Üstelik yetişkin eğitiminin sadece kamusal olan yanına değil özel teşebbüsün de devreye girdiği bir alana işaret ediyor. Halk eğitim merkezleri gibi kamusal eğitim alanları hâlâ birçok alanda etkin, özellikle de küçük şehirlerde ciddi bir karşılıkları var. Buralarda yabancı dil eğitiminden, el becerilerine hitap eden kurslara kadar çeşitli faaliyetler düzenleniyor. Ama Son yıllarda, özel teşebbüs bu kamusal alanlar
Tükendi
Gelince Haber VerGünümüzde eğitim kavramı, sadece devlet eliyle gerçekleşen ve örgün olan versiyonuna işaret etmekten çıktı. Artık yetişkin eğitimini de içine alan bir anlam ifade ediyor. Üstelik yetişkin eğitiminin sadece kamusal olan yanına değil özel teşebbüsün de devreye girdiği bir alana işaret ediyor. Halk eğitim merkezleri gibi kamusal eğitim alanları hâlâ birçok alanda etkin, özellikle de küçük şehirlerde ciddi bir karşılıkları var. Buralarda yabancı dil eğitiminden, el becerilerine hitap eden kurslara kadar çeşitli faaliyetler düzenleniyor. Ama Son yıllarda, özel teşebbüs bu kamusal alanlardan farklılaşarak, yeni ve yaratıcı içeriklerde eğitimlere yöneldi. Küçük grupları hedefleyen, belli bir kürasyon mantığıyla hareket eden bu girişimlerde yok yok. Gastronomiden editörlüğe, koku uzmanlığına kadar birçok alanı kuşatan bir eğitim hacmi söz konusu.
Bu atölyeler yetişkin eğitiminin bir parçası olarak ele alınıyor çoğu kez. Gönüllü olanlar kadar, şirketlerin düzenledikleri ve çalışanlarını güçlü bir şekilde teşvik ettikleri örnekler de var. Şirketlerin bu etkinliklerden beklentileri çoğu kez çalışanlar arasında bir uyum ve dostane atmosferin oluşması, iş alanını sadece bir emek ve üretim alanı olarak görmenin ötesinde, daha güçlü duygusal bağlarla benimsemelerini sağlamak olabiliyor. Bunun Türkçesi, verimliliği artırmak. İş alanındaki rekabetin sertleşmesi, çalışanların kendilerini yeni niteliklerle farklılaştırarak yarışta öne geçmek için kişisel gelişime yönelmelerine yol açıyor. Burada yaşananın da yine piyasanın, verimliliğin artması beklentisini tatmin etmek olduğu söylenebilir. Olup biteni sadece verimlilikle açıklamak eksik olabilir. Zamanında vakit ya da imkân bulamadığı için o uğraşlarından uzak kalmış birçok yetişkin, biraz zaman, biraz da imkân doğunca
gönlünde yatan hobisine, uğraşına yönelebiliyor. Yani bu atölyelerin bir kısmı, geçmişin telafisi anlamına geliyor. Bunların yanında günümüz şehir hayatının kısıtları sebebiyle sosyalleşme alanlarının azalması, bu atölyeleri sosyalleşmek için de iyi birer alternatife çeviriyor.
Nihayet bu çok yönlü ve karmaşık ama bir o kadar da yaygın olguyu incelediğimiz bir dosyayla karşınızda.
Dosya Mehmet Emin Balcı’nın, “Tam Zamanlı Bir İş Züppelik” başlığında tarihsel bir mesele olan boş zamanın günümüzde değişip dönüşmesi ve beyaz yakaların durmaksızın ürettikleri bir şekle dönüşmesini irdelediği yazıyla açılıyor. Ardından İlknur Çilek’in, “Boş Zaman Hâlleri, Özgürlük Mü Tutsaklık mı?” başlıklı yazısında, boş zamanın modern dünyada nasıl yeniden tanımlandığını sorguluyor. Çilek, boş zamanın bir özgürleşme alanı olmaktan çıkıp yeni bir performans ve kendini gerçekleştirme zorunluluğuna dönüşmesini, bireysel tercihler kadar toplumsal beklentiler üzerinden de ele alıyor. Ali Özdemir’in “Yetişkin Eğitimi (Androgoji): Instagram Gurularından Gerçek Öğrenmeye” başlıklı yazısıyla genişleyen dosya Özdemir’in, popüler kişisel gelişim anlatılarıyla sahici öğrenme pratikleri arasındaki farkı görünür kılarak, yetişkin eğitiminin bugün hangi ihtiyaçlara cevap verdiğini tartışıyor. Selen Korad Birkiye, “Çemberin İçine Bakmak” isminde kapsamlı yazısında atölye mekânlarını, katılımcılık ve birlikte düşünme pratikleri üzerinden ele alırken sanat atölyelerine ve kişisel tecrübelerine de değiniyor. Nihayet Derginin hazırladığı “Workshop ve Atölyeler Neden Bu Kadar İlgi Çekiyor?” başlıklı soruşturmaya katılan Ayşe Sevim, Beyza Akyüz, Nevin Yapıcı Yeşilyurt ve Zeynep Sarıkaya giderek büyüyen atölye ve workshop ekosistemi farklı yönleriyle atölyelerin neden bu kadar yaygınlaştığı, kimlere hitap ettiği, bir öğrenme alanı olmanın ötesinde nasıl bir sosyal ve ekonomik karşılık ürettiği gibi sorulara sahadan gelen görüşler ve deneyimler eşliğinde cevap veriyorlar. Elvide Demirkol, “Atölye, Ama Nasıl?” sorusuyla atölyelerin niteliğini belirleyen temel unsurları tartışmaya açıyor. Emine Kılıkçıkaran, “Ebeveynler ve Atölyeler Eşliğinde Yeni Bir Öğrenme Kültürü” yazısında, çocuklar kadar yetişkinlerin de dâhil olduğu yeni öğrenme ortamlarını ve atölyelerin “Yeryüzü Okulu” oluşumuyla kurduğu ilişkilere etkisini ele alıyor. Atölyelerin, sadece bireysel gelişim değil, kuşaklar arası bir etkileşim alanı sunduğunu vurgularken kendi dikiş atölyesi tecrübelerini de aktarıyor. Kevser Çelikel, “Bir Şefin Yol Haritasında Workshoplar” başlıklı yazısında atölyeleri bir mutfak pratiği olmanın ötesinde, mesleki tecrübe, aktarım ve ustalık kültürü bağlamında ele alıyor. Tugay Kaban, “İlizyon Pazarı” isimli bir öyküyle workshoplara kurmaca bir tür olan öyküyle giriyor. İlknur Öztürk, “Ayna Tutan Alanlar: Workshoplar, Merak ve Kendilik Hâli”nde, atölyeleri kişinin kendisiyle karşılaştığı alanlar olarak değerlendiriyor. Merak duygusunun, hazır reçetelerin ötesinde bir öğrenme ve dönüşüm imkânı sunduğunu hatırlatıyor.
Nihayet’in Kayıtlar, Hayat Memat ve Kültür Atlası sayfalarında da okuru birbirinden önemli yazılar bekliyor.
Cihan Aktaş “Sevilmemiş Şehrin Sokakları” yazısıyla şehir, hafıza ve aidiyet ilişkisini ele alıyor.
Yağız Gönüler, “Bize Ne Başkasının Ölümünden Demeyiz” başlıklı yazısında ahlak, vicdan ve toplumsal duyarsızlık üzerine ölüm teması etrafında düşünüyor.
F. Zehra İzgi, “Kierkegaard ve Bowie: İki Arayışçının Peşinde” başlıklı yazısında, iki farklı çağın ve disiplinin figürü üzerinden varoluş, arayış ve sahicilik temalarını birlikte düşünmeye davet ediyor.
R. Kevser Yılmaztürk, “Avrupalı Bakışın Eskimeyen Geleneği: Irk Bahçıvanlığı” başlıklı yazısında, Avrupa düşüncesinde kök salmış ırkçı tasnif mantığını tarihsel ve ideolojik arka planıyla ele alarak güncel tartışmalarla ilişkilendiriyor.
Yasin Taçar, “Cuha’nın Sandığı Bize Neyi Hatırlatır” yazısıyla kültürel hafızaya yönelirken hatırdan çıkmış bir hikâyeyi aktararak Mevlânâ’yı anıyor.
Mehmet Kırtorun, “Görkem ve Gedik: Néro’nun Kefaret Atlası” başlıklı metniyle sanat ve temsil ilişkisini incelerken önemsediği dizilerin tanıtımıyla okura iyi bir seyir seçeneği sunuyor.
Ayhan Demir, “Saraybosna’nın Ruhani Merkezi: Hacı Sinan Tekkesi” başlıklı yazısında Bosna’daki önemli Osmanlı miraslarından biri olan Hacı Sinan Tekkesi üzerinden mekânın hafızasını ve Balkanlar’daki tasavvuf geleneğini izini sürmeye devam ediyor.
Necati Tonga, “Hazine-i Evrak: Ahmet Hamdi Tanpınar (1901–1962)” başlığıyla Tanpınar’ın arşivinden seçilen belge, fotoğraf ve el yazmaları eşliğinde edebiyat tarihimize dikkat çekici bir pencere açıyor.
Enes Ürün çevirisiyle yayımlanan Abu Bakr Sirajuddin Cook imzalı “Avustralya Tasavvufundan Bir Nebze” başlıklı yazı, Avustralya’da tasavvufun erken dönem izlerini ve Müslüman topluluklarla yerli halklar arasındaki temasları tarihsel bir çerçevede ele alıyor.
Nihayet’i Türkiye’nin her yerinde gazete bayileri, seçkin kitabevleri ve zincir mağaza marketlerde bulabilir, www.birliktedagitim.com sitesinden kolayca abone olabilirsiniz.