1071’den günümüze Türk tarihinin en temel travması, devletin kurucu unsuru olan Müslüman Türkler ile onlar gibi görünmeye çalışan fakat tek kimlik içinde iki ya da üç din taşıyan müminler arasında sahici bir gönül bağının kurulmamış olmasıdır. Aynı dil ve aynı imanın tezahür etmemesinden oluşan bu gerilim, Müslüman Türk’e yönelik bir düşmanlık başlatmış; bizi öz yurdumuzda garip, öz vatanımızda parya hâline getirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde dahi Müslüman Türk’e yönelik nefret devam etmiş, İslam Kıl
Tükendi
Gelince Haber Ver1071’den günümüze Türk tarihinin en temel travması, devletin kurucu unsuru olan Müslüman Türkler ile onlar gibi görünmeye çalışan fakat tek kimlik içinde iki ya da üç din taşıyan müminler arasında sahici bir gönül bağının kurulmamış olmasıdır. Aynı dil ve aynı imanın tezahür etmemesinden oluşan bu gerilim, Müslüman Türk’e yönelik bir düşmanlık başlatmış; bizi öz yurdumuzda garip, öz vatanımızda parya hâline getirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde dahi Müslüman Türk’e yönelik nefret devam etmiş, İslam Kılıcı Müslüman Türk’ü devlet yönetiminden uzaklaştırmak için bir araç olarak kullanılmıştır. “Kadimî” mahlasıyla tanınan Hafız Hamdi Çelebi’de bir devşirmedir ve “Uktül-ü Türk’e velevkâne ebbâk” (Türk’ü öldür, baban olsa dahi) mısrası da şiirinden alınma çarpıcı bir kesittir.
Bizden olmadığı hâlde biz gibi görünen, bize karşı düşmanlığını benliğini yüceltmek olarak algılayan, dinini gizlerken dinimizi aşağılayan bu tek kimlikteki iki ya da üç dinli müminlere olan habersizliğimiz, yaşarken fark edemediklerimiz; Türk’e layık görülen aşağılamaları kabul etmemize, Müslüman Türk’ü çaresiz, fakir ve ölüme layık bırakmamıza sebep olmuştur.